"Batuhan Yıldız" bir erkek-kadın sevişmesi ürünüdür. Hiç bir hakkı saklı değildir. Zira bilindiği üzere yiğidin malı meydandadır. Ah Allah kahretsin bu parça beni çok üzüyor. Bir kukla hikayesi. Ne usta memnun ne de kukla. Kuklaya memnun olup olmama hakkı da tanınmadı zaten. Ama öyle güzel ki... Bilemezsiniz yüreğim sökülüyor şu an. Benim gözlerimle görüp bu acıtan güzelliğe şahit olmanız lazım üstadım çok şey kaçırıyorsunuz. Tanrı'm ne kadar da güzel ne kadar başkasının... Bir kez dokunabilsem... Ah işte bitti. Aynı zamanda çok da kısa bir parça bu... İki dakika bile sürmüyor

   

<< November 2009 >>
Sun Mon Tue Wed Thu Fri Sat
01 02 03 04 05 06 07
08 09 10 11 12 13 14
15 16 17 18 19 20 21
22 23 24 25 26 27 28
29 30


  • Üsküdar Anadolu Lisesi
  • Üçüncü Göz
  • Troublepain
  • Vagrant
  • Equilibrium
  • Melancholy
  • Copain
  • Nightman
  • Simbelmyne
  • Fithill (Hey gidi gençlik)
  • Hakan
  • Kurushii
  • Commodus
  • Ali Saim


    Contact Me

    If you want to be updated on this weblog Enter your email here:


    rss feed

  • blogdrive

    Monday, October 03, 2005
    ulan tükürüğümüzü yaladık yine

       arkadaşım bak aşağıya link vermişim "nomad again" diye böyle karizma karizma çay bardağında gemiler yüzdüren adam fotojenikliği de yapmışım. halen daha yok ben yeni blog'u bilmiyorum yok edi yok büdü...

       http://nomadicsteppes.blogdrive.com -------> ha bunda nomad yazıyor, ben oluyorum kendisi

       http://troublegun.blogdrive.com -------> ha bunda da troublepain yazıyor, kardeşim olur...

       hadi gülüm, hadi canım...

    Posted at 03:49 am by nomadsdiary
    Comments (1)

    Sunday, January 30, 2005
    fin



    nomadic steppes


    ---BİTTİ---

    nomad
    troublepain
    ve
    hayatıma giren tüm kadınlar

    ile

    birlikte şafağı kovaladığımız tüm dostlar'a teşekkürler
    özellikle;

    simbelmyne
    commodus
    vagrant
    damiendenyo
    hakan
    kurushii
    savage

    ve adını hatırlayamadığım herkese tekrar tekrar teşekkürler...

     

    sahneye alalım sizi
    hadi ama, nazlanmayın
    yapamam diyorsunuz da...
    aşkolsun
    biz biliyoruz da mı oynuyoruz hayatı???


    Posted at 10:28 pm by nomadsdiary
    Comments (1)

    rapor b

    ooh şahane, şahane...

    saat 09:45 ve an itibariyle tam 24 saattir uyumamış bulunmaktayım. işin esas vahim tarafı bu zaman zarfı içinde bir kere bile esnememiş olmam sanırım. vücut dengesinin içine etmek diye işte buna diyorlar. ve şunu fark ettim ki çok uzun bir süredir sadece edebi ürün vermeye çalışmışım -ki ne kadar başarılı olmuşum tartışılır- bu durumda tekrar bir rapor verme ihtiyacı hissettim, batu'nun hayatı nasıl devam etmektedir diye...

    bir kere kesin olarak almancadan kaldım. hem de vizeden 100 almama rağmen allah'ın belası göztepe kampüsüne gitmek bana çok koyduğu için devamsızlıktan kaldım. ve haftanın ilk "oh oh şahane"sini bu olaya gönderiyorum ve talk-showlarda bomba laflardan sonra bateristlerin yaptığı "dıdım dım dıdım tısss" efektini veriyorum burdan...

    ikincisi benim okulum meğerse açılmış. heheh süper değil mi? peki ben nasıl öğrendim? kadıköy'e otobüsle giderken baktım bizim malatyalı bir arkadaş da yürüyerekten gidiyor kadıköy'e. aa dedim ne güzel adam gelmiş falan. sonra baktım keşan'lı, maraş'lı, tokat'lı derken bütün tanıdıklarım yolda. o zaman idrak ettim işte bizim okulun açıldığını. peki ben ne yaptım efendim? evet doğru tahmin farenjitim kötü olmasına rağmen gittim soğukta oturdum, muhabbet ettim arkadaşlarımla. sanırım yine alkol aldım ve netice? hatice... evet efendim 3 birbirinden beter hastalığa yakalandım, zaten uykusuzluktan bitkin düşmüş bünyem dayanamadı sanırım ve isyan bayrağını çekti. bence ayıp etti ama haftanın ikinci "oh oh şahane"sini de bu olaya gönderiyorum...

    geçirdiğim ağır hastalık sebebiyle ne rugby maçına, ne de bugünkü -veya dünkü işte bilmiyorum- tiyatro toplantısına gidemedim. kendime küfür ettim onun yerine bol bol. hala daha da saçım ıslak oturuyorum. daha demin buz gibi havada koşmaya gittim, ciğerlerim yanıyor şu anda ve yine öksürüyorum deli gibi. neden yapıyorum bunları? metabolizmama isyan yatıyor efendim bunun altında, tabi... nefret ediyorum bu bünyeden. insan değil çünkü, bir canavar bünyesi... yemek yiyemiyorum yalnız efendim çok şikayetçiyim kendimden. protein almam lazım ki sağlıklı kilo alabilelim, çektiğimiz şınavlar boşa gitmesin değil mi? ama nerde? 1.85 boya 73 kilo bir insan olarak gayetle zayıfım ve üstüne üstlük büyük bir kafam ve genişçe omuzlarım var. çıplak olduğum zaman bir garip gözüküyor gözüme vücudum. kafam daha ufak olmalıydı sanki... yamuluyor da olabilirim. neyse haftanın üçüncü "oh oh şahane"si tüm bu olaylara gidiyor.

    uykularımı çalan bir peri olabilir mi diye düşünüyorum ama onunla sadece rüyalarda birlikte olabildiğim için buna ihtimal vermiyorum. uyumayı çok istiyorum zira fakat olmuyor efendim... tilt oluyorum kendime, lütfen çekinmeyin siz de tilt olun. ayrıca aklıma bir şiirimtrak geldi şimdi hemen döktüreyim şuracığa;

    yelkovan ile akrep
    24 kez seviştiler yine
    kıskancım hem korkak
    ama yeri geldiğinde
    yelkovan'dan hızlı koşarım
    bir akrebin peşinde

    diyerekten yeri gelince az arsız olmadığımı belirtiyor, kendi reklamımı yapmaktan geri durmuyorum. utanmazım evet. ayrıca bu altılıkta ki akrep kelimesiyle de söz sanatı yapıyorum aslında fakat pek az kişi bilebilir bunu. ayrıca boynum ağrıyor efendim saçımı kurutmam lazım yoksa sinüzitim azacak. ayrıca ben buzuki çalmak istiyorum ben bunu öğrendim bugün. balalayka da olur ama o da güzel. neyse bugün halk şarkılarımızdan "dandini dandini dasdana"yı unplugged olarak coverladım isteyene yollarım pek bir güzel oldu bence fakat uyumama yardımcı olmadı göründüğü üzere...

    neyse efendim sağlıcakla kalın derken koray'dan çaldığım -aslında çalmadım daha önce böyle uygulamalarım vardı benim, blog'un geçmişini bilenler hatırlayacaktır- haftanın hedeleri ve hödöleri bölümüne geldik...

    haftanın sözü: gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?
    haftanın şarkısı: wish you were here
    haftanın rengi: gri
    haftanın kilit kelimeleri: sinüzit, farenjit, besin zehirlenmesi
    haftanın hayal kırıklığı: batu
    haftanın sevgi pıtırcığı: onur(spawn)

    şimdi aklıma geldi de, "düt düt düt düriye, komşu kızı düüriye, naz etme gel beriye, dargın durma öyle" diye bir barış manço şarkısı vardı yaa yaa... ruhu şad olsun efendim...

    mançurya'ya adını veren mançurlar kimler çok merak ederim ben... mançurmak diye bir fiil varmış gibi geliyor bana...
    -abi bir mançurıyim yaa lütfen bak
    -ya hasta mısın olm buraya mançurulur mu?
    -abi neden ya, biraz mançurup gidicem işte
    -hayır kardeşim yasak buraya mançurmak bak daha işim gücüm var hadi...
    -bi mançursaydım ya...
    -bak hala!
    ne bileyim hep öyle gelir bana. bir de zanzibar adasının ismi, ve tabi ki madagaskar. bence madagaskar son derece gayrı ciddi bir isim. yani biri bana sokakta gelse dese ki "ben madagaskarlıyım, hatta madagaskar'ın ta kendisiyim" hemen yerde mümkünse sivri bir taş aramaya başlar bulursam da beyinciğine ve yarım daire kanallarına vurmak suretiyle dengesini bozarım. ha bunu diyen 2 metrelik bir zenciyse bir şey değişir mi? değişmez, çünkü ırk ayrımına karşıyım ben evet evet... ama gerçekten madagaskar bir ülke olmamalı, bir lunapark olmalı bence. makaraya mı sarıyorsunuz lan beni diyesi geliyor insanın. madagaskarmış peeh, kabartay-balkar cumhuriyeti gibisi var mı be? veya kazakistan. ağırlığı var abi ülkelerin...

    bir de şeyi anlamam ben lan; papua yeni gine tamam da, papua eski gine neresi? hayır eskisi yoksa neden yenisini yapmışlar? cidden merak ediyorum yani bu I. Abdülhamit yaşamadan ilk Abdülhamit'e II. Abdülhamit demek gibi bir şey. neresi buranın eskisi?

    neyse kalınız sağlıcakla... arasıra geyiğe sararım sonra tekrar özüme dönerim ben... ayrıca peri nerdesin???

    Posted at 10:16 am by nomadsdiary
    Comments (1)

    Wednesday, January 26, 2005
    çırılçıplak şiir

    çırılçıplak yazmalıyım

    öyle ki,

    cümlelerim üşümeli

    bir titreme gelmeli harflerime

    kelimelerime yayılmalı

    bir yorgan aramalı sarılacak

    bir nefes solumalı

    duman duman

    sıcak sıcak…

     

    ve gözlerini bulmalıyım

    gri bir sisin ortasında

    bana baksalar

    beni görseler

    ümit etmeliyim

     

    çırılçıplak yazmalıyım cümlelerimi

    öyle ki sen bile üşümelisin

    bir titreme gelsin göğsünden

    boynuna doğru tırmansın

    bir yorgan arasan sen

    ve ben,

    ben seni yorganından kıskansam

    seni solusam çırılçıplak

    seni solusam

    duman duman

    sıcak sıcak…

    Posted at 12:35 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Thursday, January 20, 2005
    Kitab-ı Azab-ı Azam

    Bölüm 3:

     

    Sürgün… Sürülen sürüler, sürülmüş toprak, sürülmüş insanlar… Gözyaşı, akan kanı yıkamaya yetmez çocuğum yetmez… Şu hırçın Karadeniz’in suyu bastıramaz bu dağlarda akan gözyaşının tuzunu bastıramaz… Atılan her adımda, vurulan her atta bir başka kartal parçalıyor dağlarımızın ateş çalan kahramanını. Sıkılan her kurşun çobanın böğrünedir. Kızıl, kahverengi saçlarını kapatan kalpaklı kafalar her düştüğünde yankılandı Prometheus’un çığlığı Demirkapı’da, Derbent’te… Kuban, Terek kan ağladı, kanadı… Dağlar, dağlarımız… Bir adım atabilselerdi eğer, bizleri alıp sırtlarına ezecektiler kızıl urbalı kuzgunları… Kinjaller parlaktı, kinjallerimiz gümüş… Süngüleri keskindi, süngüleri çelik… Her seferinde on kuzgun parçalayan pençelerimiz, onbirincide yere düştü biçare…

    Sürgün… Sürüler sürüldü, sürdüğümüz toprak, kardeşler…

    Anamız Kuban, Babamız Kazbek… Hangi göğün yağmuru silecektir bu utancı alnımızdan? Hangi derya yıkayabilir gönlümüzdeki yeisi? Hangi yel savuruyor ölmüşlerin yamçılarını şimdi?

     

    Düşün çocuk… Düşün ki bir gece ansızın, gidin diyorlar… Gidin, babanı vurduk diyorlar. Gidin kardeşlerini öldürdük, tarlanı yaktık diyorlar. Büyükbabanın dibinde masallar anlattığı ıhlamur diyorlar, artık yok… Düğünlerde mızıkası elinde dağları dansettireni susturduk diyorlar. Düşün çocuk, işte diyorlar gemi… Bin diyorlar, git diyorlar… Senin olan herşey diyorlar; artık yok!

     

    Yılkılarımız bizimdi çocuk bizimdi…

    Ve babam belinde kinjali gururla bilerdi her gece…

    Ve piştovu ilk yağlattığında bana, senden küçüktüm, gururluydum…

    Gök bizimdi çocuk, bizim lacivertimizdi…

    Kayınlar bizimdi, bizim yeşilimiz ve derelerimiz bizim soğuğumuz…

    Zordular, serttiler, büyüktüler… Bizimdiler çocuk, bizimdiler…

     

    Gün gelip de adını bilmediğimiz diyarlarda unutacağımızı bilseydik eğer yeşilimizi, lacivertimizi, soğuğumuzu… Bilseydik ki yılkılarımız dağınık, piştovlarımız tutuk, kinjallerimiz paslı kalacak… Bilseydik ki yedi başlı devlerden ateşi çalan atalarımız zincirli tutsak atavatanda… Bilseydik ki bizim dilimizde konuşan dağlarımız, suskun duracak bize karşı bu diyarda… Bilseydik ki Elbrus, Binboğa’ya yenilecek, ve Kazbek, İsfendiyar’a… Hazır’larımızdaki son mermileri sıkmakta bir an tereddüt göstermezdik kafamıza çocuk, bir an tereddüt etmezdik…

     

    Bir atımız vardı çocuk, kızıl urbalılar gelip de “gidin” dediklerinde bir tane kalmıştı… Siyah uzun bacaklı, alnı beyaz çizgili bir atım vardı, on yaşıma girdiğimde amcamın hediyesi… Ve “gidin” dediklerinde çocuk, ıhlamur ölmüştü, mızıkalar suskun… Geceleri uykumuzu bölen bir çığlık duyardık, bilirdik ki tepelerde parçalanan bir ciğer var dağlarımızın ruhunun… Gidin dediler, gidin güneye, binin gemilere gidin… Bizim dediler, burası bizim…

    Bir atım vardı çocuk, adını hatırlamam… Bir piştovum vardı çocuk, her daim yağlanmış, her daim hazır… Bir avuç mermim vardı, kurşun, parlak… Bir torba barut, simsiyah… Atım kadar siyah, bir torba barut…

    Bir atım vardı çocuk, vurdum… Kendi elimle vurdum, gözyaşlarım dağlı gururumdan taşıp da toprağıma düşerken küçük ellerim çekti tetiği… Bir ben ağladım dağlardan gizli, bir at ağladı… Ve küçük parmaklarım çekmek üzereyken tetiği beyaz lekeli alnına, ıslak burnunu sürtüyordu koluma usul usul. Biliyordu çocuğum, biliyordu… Ben biliyordum, o biliyordu… Bir tetik çekildi, horoz düştü, kurşun ete saplandı… Bir ben; küçük ama büyük, korkmuş ama cesur çocuk ağladım hayatımda son kez… Ağladım hüngür hüngür…

     

    Anlatırlardı… Söylerdi yaşlılar… Derlerdi ki; Tanrı bütün dağları torbasına doldurup gezmeye çıkmış dünyayı. Ve şeytan takip edermiş gizli gizli, sinsice… Bu topraklar üzerinden geçmekteyken, bir yolunu bulmuş delivermiş Tanrı’nın torbasını ve bütün dağlar bu toprak üzerine yığılmış… Tanrı anlamış olanı biteni ve demiş ki şeytana; Bu insanların içlerine asla musallat olamayacaksın, asla fesat çıkaramayacaksın bundan sonra, zira yeterince zor olacak işleri… Kafkasya, cesur kartallar diyarı işte böyle uzak kalmış şeytandan, kötülükten, fitneden, fesattan… Uzun ömürlü, uzun boylu, güzel insanlar yaşamışlar; masaların üzerinde rong dolu bardaklar konulmuş, kırlarda danslar edilmiş, derelerinde yüzülmüş, yaylalarında at koşturulmuş…

    Ve şimdi kartallar, kuzguna esir… Yuvalarımız simsiyah bozulmuş, yanmış, yıkılmış evlerimiz… Değirmenlerimiz, ağaçlarımız, kemençelerimiz… Kuzgun, kartalı yendi çocuğum, yendiler…

     

    “İşte” dediler… “İşte bunun adı gemidir” dediler “Binin ve gidin” dediler… Büyükbabam anlatırdı, Batı Denizinde ki ejderleri, karadakilerden büyük, karadakilerden soğuk derdi… Altın Post asılı dursun diğerinin ardında, simsiyah rengi, parlak pullarıyla bir ejderden bahsederdi… “Gidin” dediler çocuğum, “Binin ve gidin” dediler… Göğün lacivertini çaldılar bizden, ağaçlarımızın yeşilini çaldılar… Simsiyah bir ejderhaya bindirip, ne ismini ne lisanını bildiğimiz bir yaban diyara yolladılar…

    Memede olan bebeler vardı, yaşlı ninelerimiz… Gencecik çocuklarımız, sahip oldukları tek şey kalpakları olan gencecik çocuklar… Öksüzler, yetimler, her gece atalarının hayaletlerinin kucağında uyuyan bebekler… Kimi kırıldı hastalıktan, kimi yorgunluğa dayanamadı… Ölenleri tek bir dua etmeden fırlatıp attılar simsiyah denize… Anası ölmüş bebelere, yaşlı nineler meme verip avutmaya çalıştı; kimi açlıktan öldü kimi suskunluktan… Bu yaban kıyılara varanda yarımız yoktuk, yolculuğa çıkanlardan…

     

    Çocuğum… Gün gelip de bu toprağın rahminden hissettiğinde kendini, sakın üzülmeyeceksin… Ama, atadağlarının soyunu her yükseldiğinde damarlarında hissedeceksin… Dolilere her vurulduğunda iki dörtlük, mızıkalar her çalınmaya başladığında, Nesren Jak’e’nin çaldığı ateş akacak içinde, derinden, sessiz… Acıtacak, ağlatacak… Şehre göçsen de, ovaya insen de, Batı’daki denizleri aşsan da her rüzgar estiğinde usul usul kulağına üfleyecektir dağların şarkısını, esir kahramanın buruk tebessümünü… Bu yaban diyarda, zincirlerin altın da olsa, her kafanı koyuşunda yastığına o kuzgun gelip parçalayacaktır ciğerini bir kez daha… Bir kez daha… Bir kez daha…

     

    Ne göğün laciverti lacivertimdir, ne kayınların yeşili yeşilim… Ve söz ver ilk fırsatta; evet ilk fırsatta, ölsem de, tozum bile kalmasa atının terkisine al şarkılarımızı ve geri götür cesur kartallar diyarına… Atavatan’a geri götür şarkılarımı ve gülerek göm… Unutma ki herkes kestiği koyuna binip de geçse bile Sır’at’tan; biz dörtnala o şarkılara binip de geçeceğiz bir an bile korkmadan. Ve Tanrı yukarıdan bakıp sevinecek, “İşte” diyecek, “işte Çerkesler geldi de Cennet’e benzedi Cennet”…

     

    Prometheus; Yunan mitolojisinde bir Titan. Ateşi insanlara öğrettiği için Zeus tarafından Kafkas dağlarına zincirlenmiştir. Her gün bir kartal gelip ciğerini parçalar bu günahı yüzünden.

    Kuban ve Terek; Kafkasya’nın iki büyük ırmağı, yaşam kaynağı.

    Kinjal; Kafkas kaması

    Kazbek; Kafkasya’nın en yüksek ikinci zirvesi

    Elbrus; Kafkasya’nın en yüksek zirvesi

    Altın Post; Jason ve Argonautlar efsanesinde Kafkasya’da bulunan ve Jason’un ele geçirmekle görevlendirildiği post. Bir ejderha korur.

    Nesren Jak’e; Kafkas mitolojisinde ateşi devlerden çalıp Nartlara getiren kahraman. Aynı Prometheus gibi Kafkas dağlarına zncirlenmiştir.

     

    İstiyorum ki sizden sadece düşünün; Düşünün bir gece vakti kapınızın kırıldığını, ahırlarınızın ateşe verildiğini ve içeri giren eli süngülü gencecik bir çocuğun yüzyıllardır size ait olan herşeyi bir anda yakıp yıkarak sizi kovduğunu. Düşünün bir gece ansızın, değer verdiğiniz, hayatınız olarak gördüğünüz her şeyi belki babanızın, belki kardeşinizin, belki de bir arkadaşınızın katiline terk etmek zorunda kalıp nereye olduğunu bilmeden gitmek zorunda kaldığınızı. Düşünün en sevdiğiniz şeyleri geride kalıp da düşman eline geçmesin diye kendi ellerinizle yok ettiğinizi. Atalarınızın, analarınızın mezar taşlarını ağlaya ağlaya kırdığınızı düşünün. Düşünün ki yarın burada değilsiniz, sevginizi, şarkılarınızı arkanızda göz yaşlı bırakıp adını duyunca bile ürktüğünüz bir denize gitmek zorunda kaldığınızı… Sadece düşünün, belki bu şekilde hayal edebilirsiniz az da olsa sürgünün acısını… Belki…

     

    Sevgili Büyükbabam ve onun değerli atalarına ithafen yazılmıştır.

    Posted at 02:43 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Tuesday, January 18, 2005
    Kitab-ı Azab-ı Azam

    Bölüm 2:

     

    Sahneye hücum… Herkes, herşey her zaman sahneye hücum ediyor… Ezenler, ezilenler, ağlayanlar, duyulmayanlar... Kulislerden çığlıklar geliyor sevgilim, çığlıklar…  Ve her yerde takip spotları bırakmıyor peşimizi… Acil çıkışlar kapalı ve perde bir açılıp bir kapanıyor…

    Soluklansak toz…

    Adımlarımız kan…

    Repliklerimiz küfür…

    Roller dağıtıldığında itiraz edememek yönetmene... Ne de çok koyuyor adama. Rol icabı mı sevmek seni? Sevmek icabı mı rol yaptırıyorlar yoksa bize? Dudakların kanıyor aşkım, dudaklarımız kanıyor…

    Hayallerimiz kum…

    Sıralarımız uzak…

    Perdelerimiz yırtık…

    Bir anda atlamak istemek sahneden. Seyirciye kaçmak; “kurtarın” demek “esir edildim kurtarın” demek… Olmuyor bir tanem. Duyduklarımız sadece alkış. Ne de güzel rol yapıyormuşuz bizler… Ne de güzel rol yapıyormuşuz meğer… Sahneye geri fırlatılan yürekler, yorgun ruhlar tiyatrosunda… Çıkar maskeni aşkım, ama kıyamam sana… Ve kıskanırım; yüzünü okşayan ışıklardan kıskanırım…

    Sahnemiz karanlık…

    Işıklarımız sıcak…

    Maskelerimiz yabancı…

    Peki dudakların bende mi hala?

     

    saklansak tozlu köşelere birkaçımız?

    yüz’e kadar saysalar yeterdi…

    saklansak bebeğim

    ve yeter diyene kadar hayat

    çıkmasak ikimiz

    ses çıkarmadan öpüşsek bir kuliste

    kapkaranlık, haphayatlık

    unuturlar mı bizi köşelerde?

    örümcek ağlarında sevişsek

    hapsetmezler mi klişelere?

     

    oyunun amacı alkışı mı seyircinin?

    yoksa kaçmak mı seyirciden,

    zira sahneden seyirci görülmez,

    görülmez, spotlar parıldarken…

     

    kim bilecek aşkım?

    kim bilecek ki maskelerin ardında

    ağlayan, terli yüzlerimiz…

    kim bilecek ki bizim değil sesimiz?

    kimden sorulacak hesabı,

    bir kadın çorabına sakladığım saçlarımın?

     

    saklansak, kaçsak tozlu köşelere birkaçımız?

    yüz’e kadar saysalar yeter mi?

    unuturlar mı tozlu köşelerde?

    beni bırak güzel kız,

    bırak, ben her zaman

    ya önünde, ya arkasında

    ya sağında, ya solunda hayatın;

    sobeyim…

             ben saklanmayı bilmeyenim…

    Posted at 02:40 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Monday, January 17, 2005
    namlunun ucunda bir kelebek

    ve namlunun ucuna konan kelebek

    düşünmedi azıcık

    neden ışığa uçmuştu kendisi?

    namlu ısınırdı sıcacık

    yakardı

     

    ve namlunun ucunda şaşan kelebek

    düşünürdü kısacık

    neden tüterdi duman, ateş nasıl ışıktı?

    karanlığa kaçsaydı birazcık

    yaşardı

     

    ve namlunun ucunda yanan kelebek

    tutuşurken ufacık

    mermiyle yarışmazdı, yarışamazdı...

    renkli hayatı kısacık

    yanardı

    Posted at 01:45 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Kitab-ı Azab-ı Azam

    Bölüm 1:

     

             Bir’dik dostum. Seninle ben bir kişiydik çoğu zaman. Boğazımızı sıkan suretler faklı olsa da aynı ışığın farklı aynalardan yansımasıydılar sadece. Bizdik şafağı kovalayanlar, bizdik…

             Ve şimdi belki de bir ışık kırıldı bir prizmada, renkler dağıldı odalarımıza… 7 renk dağıldı.

             Ve bana düşen renkler güzeldi, çok güzel… Yeşildi sarıydı maviydi…

             Ve ben bir mavi göğün altında, sarı yaprakların yerde olduğu mevsimde bir çınar çizdim. Bir çınar çizdim yeşil. Bir mavi denizin önünde, bir sarı güneşin altında bir çınar…

             Ve sana düşen renkler kızgındı ve üzgün… Kızıldı, turuncuydu ve lacivert.

             Ve sen bir turuncu kış güneşi altında, kırmızı bir ümitle, lacivert dalgalara bakan bir adam çizdin. Bir adam çizdin üzgün, yorgun, şanssız…

             Ve aramızda kalan renge mor demişti bizden öncekiler.

             Ve mor ne senin resmine değdi, ne benim…

             Ve senin ihtiyacın vardı mor’a… Mor bir şafak öncesiydi, lacivert dalgalara bakıp da hayalini kurduğun. Kış güneşinin dalga dalga saçlarının henüz gözükmediği mor bir şafak öncesi…

             Ve benim yeşilim vardı, sarım, mavilerim… Ama çınarın altı boştu, mavi gökyüzünden haber bekledim, sarı yapraklar elimi tutamıyordu. Mor’u istedim ama sadece istedim… Elimi uzatıp da parmaklarıma bulaştırmadım hiç. Delicesine istedim sadece… Çınar'ın altı boştu çünkü ve ellerim üşüyordu. Mor ısıtabilirdi...

             Ve şimdi dostum. Şimdi aynalarımızdaki suret bile aynı… Şimdi sevinmek mi gerekir?

     

    aynayabilmek gerek

    aynı aynaya bakarken

    aynı adamlar

    anlaşamadılar çünkü

    aynayı bilmek gerek

     

    aynayı anlayabilmek gerek

    aynamak çocuk oyunu değildir zira

             aynadaki çocuk oynamaktadır oysa

             aynı adamların içinde

    aynaya ağlayabilmek gerek

     

    Aynalara ağladığın zamanlarda dostum, unutma ki senin yansıman benim duvarlarıma bulaşacaktır. Ve ben aynalara ağladığım zaman… Ben ağlayamam dostum, sadece tebessümümü göreceksin duvarlarında… Ve ben senin tebessümünü her zaman kalbimin odalarında hissedeceğim. Başka hiçbir duvara gerek duymadan. Mor da olsa, kızıl da olsa, kalbimde hissedeceğim… Her şey gönlünce olsun…


    Posted at 12:40 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Saturday, January 15, 2005
    bitse de düşsek...

    eller uzak
    uçurum tam altımdadır
    eller uzak, uzansak
    yetişemem ki size

    eller var
    kenardan uzanmış eller
    eller var, yabancılar
    kıyamam ki bize

    düşüş soğuktur
    şapkayı öldüren
    mor bir sıcaktır
    elleri örten

    tutunsam uçacak atkım
    tutunmasam çekilecek eller

    sözün özü mirim,
    isterim ki;
    kafa üstü çakılayım
    zira çekmedim hiçbir şeyden
    kafamdan çektiğim kadar
    çekmedim...

    Posted at 11:19 am by nomadsdiary
    Comments (1)

    Kitab-ı Azab-ı Azam

    Önsöz:

     

             Bu kitap neden yazılmıştır? Yazar bunu bilmemektedir. Yazılması gerektiğine inan-maktadır. Kitap, bir ergenlik sivilcesini sıkmaktan farksızdır yazar için. Acı verir. İzi kalır. İstemez yazar, yazmak istemez. Yanlış zamanda yazarsa eğer büyüyecektir, daha çok acı verecektir. Belki de geçmeyecek bir şekilde izi kalacaktır, aynaya bakmaktan korkulacaktır. Ve yazarı tanıyanlar bilir ki, yazar yaşayamaz bakmadan aynaya. Yaşayamaz…

             Doğru zamanda mı yazmaktadır bunu yazar? Bunu aynaya baktığında anlayacaktır. Yarın sabah uyandığında eğer yüreğindeki ağırlık daha da artmışsa, yazar gülecektir. Çünkü bilir ki maça kızı, yazar ağlayamaz…

             Bu kitap nasıl yazılmıştır? Acımasızca, düşüncesizce, gurursuzca… Bu kitap mor kokar. Yazar öyle istemektedir. Ama yazar çoğu zaman ne isteyeceğini bilememektedir. Yazar hiçbir zaman kendi acısını yüceltmez, kendi acısını üste çıkarmaz. Yazar acılara saygı duyar. Acılara acımasızca saygı duyar. Sahiplerin her düşüncesini destekler. Bir sandalyeye vurulan tekme karşısında “doğru olanı yaptı” diyebilecek kişi yazardır. Kesilen bileklerden akan kan yayılırken suya yazardır yine bir şarkı söyleyen. Yazar yas tutamaz sahibinden izinsiz…

             Bu kitap kime yazılmıştır? Yazar güler… Bu kitap kime yazılmamıştır? Bu kitap kime yazılmak zorundadır? Yazar kahkahalarla güler… Yazarın gözyaşları sadece gülerken akmaktadır. Bu lanetin farkında mıdır? Yazar her şeyin farkındadır.


    eğer söylemek istediğin bir küfürse, buradayım…

    eğer atmak istediğin bir tokatsa, yine burada…

    akıtılacak kanlar benim damarlarımda

    şaşkın, bıkkın geziniyorlar

     

    bir sandalye, eski, gıcırdayan

    bir sandalye, aşıktır ayaklarıma aşkım

    ve ayaklarım ayrıldıkları anda

    cansız kalacaklar, biliyorlar

     

    sandalye altımda duruyor öylece

    sessiz, korkulu, uzak duruyor

     

    bir ip, yıpranmış, tırtıklı

    bir ip boynuma sarılıyor aşkım

    ve boynumla kavuştukları anda

    kırılıp kalacaklar, biliyorlar

     

    ip, salıncak olmak isterdi şimdi

    şehvetli, sevgili, aşıkça boğuyor

     

    bir sandalye aşıktır ayaklarıma aşkım

    ve ayaklarım terk ettikleri anda

    cansız kalacaklar, biliyorlar

    ve bu tekmeyi engelleyemiyorlar bir tanem

    engelleyemiyorlar…


    gözyaşlarım ne senin için ne benim

    ne de onun için

    gözyaşlarım ilk defa

    bizim için düşüyorlar

    gözlerim

          a

       ğ     ğ

         l   l

           ı

            y

         o      o

       r           r

         l        l

           a   a

              r

             .

                .

                 .


    Posted at 02:06 am by nomadsdiary
    Make a comment

    Next Page